Yaşasın Direniş Yaşasın Zafer 2


Onlar eğilmez başın, davaya bağlılığın adıydılar. Kızıl birer ok olup yaylarından fırlamışlar ve dördü, Apo, Haydar, Fatih, Hasan tam kalbinden vurmuşlardı düşmanı.

Diğer savaşçılar için şimdi yeni bir savaş başlıyordu; yaşama dönme savaşı... Şimdi tüm iradelerini bunun için seferber edeceklerdi.

Ama 75 gün süren o savaştan kopmak mümkün müydü!

Hele ölümlerle içiçe yaşanılan o son bir kaç gün...

Hastane koğuşundan hapishane hücrelerine getirildikleri son üç gün...

Savaşın kaderi bu günlerde belirlenmişti.

...

Direnişin 70. Günü. Savaşçıların büyük bölümü hala hastanedeler.

Beklenmedik iki misafir aralanan koğuş kapısından içeri giriyor. Metris’e gönderilen iki ölüm orucu direnişçisi tekrar yoldaşlarının arasına getiriliyor. Koğuşun havası bir anda değişiyor. Tüm güçlerini toplayan direnişçiler etsiz kemiklerinin üzerine basıp doğruluyorlar. Gözleri, elleri kucaklaşıyor, bir sevgi yumağı, ölüme birlikte gidenlerin duyabileceği bir sevgi yumağı oluşuyor...

Nasılsınız? diyor koğuştaki direnişçiler. Canavar gibiyiz diyor Metris’ten getirilen Avni Turan. Sonra Metris’ten son haberleri veriyor. Bartın, Çanakkale ve Elazığ’da üçer kişi ölüm orucuna başlamış. Ayrıca destek açlık grevi yapılmış. İzmir Buca’da, Kastamonu’da, Burdur’da ve Ankara Kapalı Cezaevlerinde destek açlık grevleri sürüyormuş. Bizim duyduklarımız bunlar diyor.

Ve sonra Dayı’nın tecridine karşı verilen savaş...

Sohbet tüm sıcaklığıyla sürerken Üsteğmen içeri giriyor. Dayı’ya “hazırlanmasını, yukarı alacaklarını” söylüyor. Direnişçiler buna karşı çıkıyorlar hemen. Belli ki cunta generalleri Dursun KARATAŞ’ın tecrit edilmesiyle ölüm orucu eyleminin kırılacağını, biteceğini sanıyorlar. Generaller çaresiz. Oysa ölüm orucu eylemi ölümlerle daha şimdiden zaferini ilan etmiş durumda.

Yoldaşımızı hepimizin cesetlerini çiğnemeden alamazsınız... git ağababalarına söyle, direnişi Dayı’yı tecrit etmekle kıramazsınız. İki yoldaşımızı aldınız da ne oldu? Boşuna umutlanmayın diyerek Dayı’nın koparılmasına karşı çıkıyor direnişçiler.

Tutsaklar direneceklerini, Dayı alınırsa su almayı da keseceklerini söyleyip Üsteğmene yaptıklarının hesabını sen de vereceksin deyince Üsteğmen yumuşuyor, sakinleşiyor, tedirgin olup sonra da çekip gidiyor. Bir tutsak Dayı’yı düşünüyor... Mahkeme heyeti karşısında kürsüde dimdik duruşunu, hesap soran elini, “DEVRİMCİ SOL Bir Halk Hareketidir” derkenki kararlılığını, cuntayı yargılayan sözlerini... Mahkemede de tecrit etmişlerdi ama yoldaşları bırakmamıştı. Aynı iradeyle yine kenetlenecek, bırakmayacaklar önderlerini.

Dayı’yı ortadaki yatağa yatırıp beden beden, el el sardılar. “Alacağız” dedi düşman, “Vermeyeceğiz” diyor direnişçiler. Düşman aciz, düşman insanlıktan çıkmış. Saldırı işareti veriliyor. 69 gündür aç, bir deri bir kemik olan direnişçilere hayvanca saldırıyorlar. “Kahrolsun Faşizm” sloganları atılmaya başlandı. Dayı’yı uzun bir mücadeleden sonra koparabildiler. “Kahrolsun Faşizm Yaşasın Mücadelemiz!” ve “Yaşasın Ölüm Orucu Direnişimiz!” sloganları hem koridorda hem de direnişçilerin koğuşlarında yankılanmaya devam etti. Dayı’nın götürülmesi üzerine tutsaklar koğuştaki tüm suları döktüler. Dediklerini yapacaklar.

...

18 Haziran akşamıydı.

Metris’te kadınlar koğuşunda kalan tutsaklar, uzaktan gelen bir slogan sesi duydular. Tam anlaşılmıyordu sesler. Aynı anda yan duvarlardan sinyal sesi geldi. Hemen oraya giden bir kadın tutsak verilen mesajın şifresini çözdü. Sonra “mesajı aldık” dedi. Beklenen haber günler sonra gelmişti.

İşte yenilmişti ölüm. Kadın tutsaklar Apo’nun, Haydar’ın ve Fatih’in şehit düştüğünün haberini ancak alabilmişlerdi.

Şehitlerin hüznü ve zaferin coşkusuyla marşlar söylemeye başladı onlar da. Varolan bütün kırmızı giysilerini biraraya toplayıp kırmızı harfler kesmeye başladılar. Sonra harfleri beyaz bir beze diktiler.

Sabah sayım vermeyen kadın tutsaklar “Apo’lar, Haydar’lar, Fatih’ler Ölümsüzdür!”, “Kahrolsun Faşizm Yaşasın Mücadelemiz!” sloganlarını haykırdılar zalimlerin yüzüne. Sonra öğlen saatlerinde penceredeki telleri parçalayıp pankartı havalandırmaya astılar.

Tedirgin olan düşman hemen kadın tutsaklara saldırdı. Ama artık nafileydi. “Apo, Haydar, Fatih Ölümsüzdür!” yazılı pankart havalandırmada dalgalanıyordu. Kadın tutsaklar sıkılı yumruklarıyla şehitleri için zafer işareti yapıyordu.


“BİR YOLDAŞ SESİ...”

Dayı hücresinde henüz bir kaç saat önce ayrıldığı yoldaşlarını, en çok da Apo’yu ve Haydar’ı getiriyordu gözlerinin önüne.

Yoldaşlarının yüzü bir türlü gözlerinin önünden gitmiyor. En önde emeğin bayrağı elinde, Apo geleceğe yürüyor. Apo yoldaşlarıyla yaşamı da paylaştı, zulmü de... kavga gelip dayatınca ölümü de. O yanındayken korkusuzca yürü istediğin yere, hiç bir zaman yalnız kalmazsın. Yürü peşinden, sil gözünden korkuyu, seni ölüme gülerek götürsün... Dayı Apo’yu düşünmeye devam ediyor, şimdi onunla sarmaş dolaş oluyor, göz göze geliyor... Paylaşmak ne güzel bir şey... diyor. Haydar’a dönüyor bu sefer yüzünü. Yoldaşı Haydar’ı düşünüyor: En ciddi siyasi konuyu esprileriyle yoğurarak nasıl da dinletir o tatlı Kürt şivesiyle... ağız dolusu güler gülmesine ama alçaklığa ve dönekliğe de ağız dolusu küfreder. Elazığ’ın Fevzi Çakmak Mahallesi’nin, Dersim’in dağlarının, İstanbul’un fabrika semtlerinin dili olsa da konuşsa...

Sanki yıllardır birbirlerine hasret kalmışlar gibi yoldaşlarının özlemini duyuyor; onlarla aynı havayı soluyarak ölememenin hüznünü yaşıyor. Bir dost, bir yoldaş sesini özlüyor... Susuzluktan dudakları kuruyor, boğazı yanıyor, şiddetle kusmak istiyor, ama midesinde su bile yokken neyi kusacak ki?

Hücresinin kapısı aniden açıldı ve düşüncelerinden, acılarından sıyrıldı bir an. Uzun zamandır görmediği abisi ve yengesi gelmişti. Uzun zamandır ziyarete izin vermeyen düşman bugün bilinçli olarak izin vermiş, direnişçilere karşı ailelerini kullanmak istemişti. Bunu anlamayan yengesi sürekli ağlıyor, “Ölme, kimsenin umurunda değil sizin ölmeniz” gibi sözler sarfediyordu. Onlara durumu anlatmaya başladı. Ama ağlamalar, sızlamalar fazlalaşınca biraz daha sert konuştu. Hiç bir koşulda direnişi bırakmayacaklarını, taleplerinin kabul edilmesi gerektiğini söyledi.

Gidin artık beni düşünmeyin... Benim yaşam yolum bu... Bu yolun canlarımıza göz dikmiş zalimler ve canilerle dolu olduğunu biliyorum. Ölüyoruz, daha da öleceğiz... Belki bugün bir çok insanın umurunda değil. Ama yarın bizim gerçeğimiz, bizim ölümlerimiz anlaşılacaktır. Halkımız bizim onur direnişimizi sahiplenecektir. Gelecek kuşaklar bizim kararlılığımızı, cesaretimizi, kavgaya olan bağlılığımızı örnek alacak, bizim can bedeli taşıdığımız onur, onların geleceğe taşıyacağı miras olacaktır. Biz geleceğe gitmiş olacağız bilmiş olasınız...

...

Açlığın 72. günüydü.

Direniş karşısında şaşkına dönen düşman, ne yapacağını bilememenin telaşıyla bu kez de kimi direnişçileri hapishaneye sevk etmeyi kararlaştırmıştı. Önce hastahaneye getirmiş, sonra tecride koymuş, ama tüm politikaları direnişi kırmayı başaramamıştı. 72 gündür aç ve ölümün eşiğinde olan direnişçiler ölüm riskine rağmen hapishaneye geri götürülüyordu.

Ölüm orucu direnişçileri tam 22 gün önce hastahaneye getirildikleri ağaçlı, çiçekli yoldan bu kez de hapishaneye geri dönüyor, 22 gün önce toprak ayaklarının altında biraz da olsa ezilirken bugün sedyede adeta bir kuş gibi hafifmişçesine ambulansa taşınıyorlardı.

Bir direnişçi ışığa karşı aşırı duyarlı hale gelen gözlerine rağmen, sanki ona büyük bir sonsuzlukmuş gibi gelen etrafı izliyor, ağaç ve çiçekleri tam olarak seçmese de doğanın kokusunu hissediyor, sıcak bir yelin yüzünü yalayıp geçmesi O’nu ferahlatıyordu. “Hey, yaşamak ne güzel şey” diye geçiriyor içinden. Ambulansın içi ise oldukça sıcak. Yanına gelen bir direnişçi koğuştakileri anlatıyor. Hasan TELCİ, Mürsel GÖLELİ, Şaban ŞEN ve bir başka direnişçinin hastahanede bırakıldığını, Hasan’ın bilincini yitirdiğini, Mürsel’in de iyi olmadığını söylüyor.

Ambulans hareket ediyor. En ufak bir sarsıntıda dahi kusuyorlar. Sonra düz bir yola çıkınca biraz rahatlıyorlar. Aynen hastaneye gelişlerinde yaptıkları yolculukta olduğu gibi, düşünceleri yine eskiye gidiyor direnişçilerin. 15-16 Haziran’ı, 6. Filo’yu denize döktükleri Dolmabahçe’yi, 16 Mart’ın Beyazıt’ını, 1 Mayıs’ın Taksim’ini... Üniversitelerden, liselerden onbinlerle alanlara taştıkları İstanbul’u; Hatice’leri, Hasanlar’ı... Kocamustafapaşa barikatlarının, Metris’in, Sağmalcılar’ın kavganın şehrini düşünüp İstanbul’u doyasıya içlerine çekiyorlar. Bu bizim kentimiz. Bütün güzellikler son kez ayaklarımızın altında. Onu iyi izleyin diyor Dayı.

Kurulan düşlerin yerini yoldaşlarına kavuşacakları anın sevinci alıyor. Artık hapishanenin önündeler. Ayağa dahi kalkamayacak durumdaki direnişçiler için öylesine bir güvenlik almışlar ki, sanki bu halleriyle firar edebilecekler. Direnişçiler bu duruma şaşırıyorlar. Ama varsın olsun, onlar biz ölürken de korksunlar diyor bir direnişçi.

Merdivenlerden, koridorlardan geçiriliyorlar. Sedyede taşınan direnişçi, yoldaşlarının arasına götürülmeyi; son nefeslerini orda, türküler, marşlar eşiğinde, yoldaşlarının arasında vermeyi düşlüyor.

Anahtarların madeni sesini duyuyor. Şimdi bir kapının önündeler. Heyecanı artıyor. Şimdi açılan bu kapının önünde, bir dost, bir yoldaş yüzü görecek, yoldaş sesini duyacak... Ama hayır, zalimliğe devam ediyorlar. Boş bir hücreye, toz-toprak içindeki bir yatağa bırakıp gidiyorlar O’nu. Tüm gücüyle seslenerek yoldaşlarını arıyor. Sesi soluk borusundan güçlükle çıkıyor. Hücre duvarlarına çarpıyor, mazgal aralığından dışarıya ulaşıyor.

-Neredeyiz, kimler var burada?

Karşı taraftan daha gür bir ses yanıtlıyor O’nu;

-Burası bizi koymak için boşaltılmış. C-Blok. Burada sen, ben, İbrahim (Erdoğan), Avni (Turan)... ve diğer isimleri sayıyor yoldaşı.

Düşman direnişi kırmak için son çırpınışlarını da böyle acizleşerek gösteriyor; direnişçileri tecrit ediyor. Dayı gücü yettiğince yine sesleniyor. Bilinçlerinin sürekli gidip geleceğini, çok dikkat etmek gerektiğini anlatıyor ve diğer yoldaşlarının durumlarını soruyor. Tüm bu konuşmalar O’nu o kadar yoruyor ki, kendini uykuya bırakıyor. Ama çok sürmüyor bu dalmalar. Uzaklardan dalga dalga sesler geliyor. Boğuk ama coşkulu bir sesin yankısı bu. Hayır hayır bilinci yerinde henüz. Bu gelen ses hapishanedeki yoldaşlarının sesi. Yoldaşları “Hoşgeldiniz” diyor direnişçilere. “Hoşgeldiniz” diye toplu anons yapıyor yoldaşları. Ölüm öncesinin bitkin bedeni bu heyecana dayanamayacak sanki. Bu sesler O’nu öylesine heyecana vuruyor ki, sanki ayağa kalkacak, pencereye doğru koşacak, biz buradayız diye ağız dolusu bağıracak. Ama olmuyor. Olsun, böylesi bir mutluluğu, bir insan ömrü boyunca kaç kere hissedebilir. Bu duygu seli içinde bir türküyü anımsıyor. “Güneşin sofrasındayız, dostların arasındayız.” Sonra diğer direnişçilere sesleniyor. -Duydunuz mu?

Aynı coşkulu sesler cevap veriyor;

-Duydum, duydum.

...

Mazgalı açan asker “ihtiyacın var mı?” diye sordu. “Hayır yok” diye cevapladı bu gönülsüz sesi. Oysa tuvalete gitmek istiyordu. Tuvaletse kilometrelerce ileride, dağların ardındaymış gibi uzak geliyordu o anda. İradesini zorladı, kalkmaya çalıştı. Her hareketiyle başının dönmesi daha da artıyor, gözlerinin önü simsiyah oluyordu. Bir an karanlığın geçmesini bekledi. Sonra, ayaklarını beton zemine bıraktı. İki büklüm bir şekilde duvara tutunarak adım adım ilerlemeye başladı. Titreyen bacakları O’nu daha fazla taşımak istemiyordu. Titremesinin geçmesini bekledi. Son bir hamle ile tuvalete vardı. Dönüş ise tam bir işkenceye dönüştü. Adımını atar atmaz düştü. Artık adeta emekleyerek yürüyordu. Ama iradesi sonunda kazandı ve yatağına ulaştı. Artık yatmak da dinlenmek anlamına gelmiyor, ne tarafa dönse kemikleri batıyordu. Bilincini kaybetme aşamasında olduğunu anladı. Koma öncesinin tüm belirtilerini kendinde görecek kadar bilinci açıktı. İradesini zorluyor, hayalleri, gidip-gelmeleri uzaklaştırıyordu kendinden. Sadece direnişi, bulunduğu alanı, düşmanın neler yapabileceğini ve yoldaşlarını düşünüyor, bilincini diri tutuyordu.

Üst koridorda bir hareketlenme oldu. Demir kapılar bir açılıyor bir kapanıyordu. Karşı koğuşlarda Ölüm Orucu İkinci Ekibinde olan bir yoldaşı bir sigara gönderince biraz evvelki gürültülerin nedenini anlamıştı. Vücudu sigarayı kabul etmediği için teşekkür eden bir notla sigarayı geri gönderdi. Koğuşlarda yükselen bir türkü, tanıdık bir türkü O’nu yine derinden etkiledi.

Demiri dövdüren tavdır

Dayan İnce Memed dayan

Şimdi direnecek çağdır

Çok sonraları diğer bloklardaki karavana seslerinden öğlen vaktinin yaklaştığını anladı. O bu gürültüye kulak vermişken kapı açıldı ve elinde bir tepsi yemekle asker içeriye girdi. İçeriye yayılan baharat ve yağ kokuları midesini bulandırdı. Öylesine kızdı ki, yemekleri onlarca kez yüzlerine çarptıkları, yerlere döktükleri halde bu ne utanmazlıktı, ne şerefsizlikti bu. Yemeği al götür komutanına ver. Biz yemek isteseydik burada olmazdık. Yemeği dökmeden, buraları kirletmeden hemen al götür dedi.

Düşman direniş karşısında her türlü ahlaksızca yöntemi deniyordu. Subaylar, doktorlar, müdürler belli periyodlarla içeri girip nabız yokluyorlar. Bir yanıyla da tutuşmuş durumdalar. Yalvarmalar, kendilerini bu zulmün dışında göstermek isteyenler çıkıyor. İkiyüzlülüğün, alçaklığın her türlüsü deneniyor. Gürültülü arabesk müzik dinletiyorlar, yemek getiriyor, “bırakın” diyor, tecrit ediyor, saldırıyorlar... Ama boşuna, direniş şimdiden zafere gün sayıyordu; direnişçiler kararlıydı. Asla o mavi kefeni giymeyecek, zulme teslim olmayacaklardı.

C-Blok ölüme hücre hücre kurşun sıkarken diğer bloklarda şifreli kağıtlar kapı altlarından diğer bloklara gönderiliyor, eller bir bloktan diğerine haber ileten teleferiklere uzanıyor, görüşler alınıyor ve direnişin kurmaylığında toplanıyordu.

Direnişin depreminden sarsılan müdür ve eskiye göre yelkenleri indiren yüzbaşı direnişin merkezine geldi. Koğuşun mazgalı açıldı;

-Ne istiyorsunuz? dedi Sinan (KUKUL)

-Bu iş ne olacak, böyle sürecek mi?

-Elbette sürecek. Bitmesini istiyorsanız haklarımızı verin...

Şifreli mesajlar blokları, koğuşları, hücreleri dolaşıyor; volta atan Sinan her şeyi ince ayrıntısına kadar düşünüyor, direnişin sonuçlarını kafasında tartıyordu. Yoldaşlarının mesajlarından, yaratılan etkiden ve kendi düşüncelerinden çıkan sonuç, “Eylem önüne koyduğu siyasal sonuçları yaratmıştır. Hakları elde etmek için pazarlığın başlatılması gündeme gelmiştir. Tek Tip Elbiseli bir çözüm kabul edilmeyecek” biçiminde netleşmişti.

Kapı tekrar açıldı.

-Bir şey olacak mı? Bir gelişme var mı? dedi dünkü ses.

-Henüz bir şey yok. Arkadaşlarla görüşmeliyim diye cevapladı Sinan.

...

Mazgalın açılmasını, bir an önce yoldaşlarına kavuşmayı beklemeye başladı. Direnişin diğer sorumlularıyla da konuşmuş, her şey netleşmişti. Koridorda postal seslerinin gelmesiyle birlikte kapı açıldı. “Haydi gidelim” dedi müdür. Sinan üzerindeki atleti, ayağındaki terlikleri ve de tarif edilemez heyecanıyla hücreden çıktı. Dört bir yan askerlerle doluydu. Koridorlar, bloklar hızla geçiliyordu. Yoldaşlarına kavuşabilmek için neredeyse kendini tutamayıp koşacaktı. Ama hayır, düşmanın önünde zayıflık göstermemeliydi, bilincim yüreğime hakim olmalı diye geçirdi içinden.

Sonunda C-Bloka geldiler. Tek tek dolaştı yoldaşlarını. Gülen gözler, zafer dolu gözbebekler, ölümü rezil eden ince, zayıf, etsiz bedenlere sevgiyle baktı. Kendisini tutamadı. Kucakladı öptü hepsini. Koridordaki son kapıdan içeriye, Dayı’nın yanına geçti. Varolan durumu, düşüncelerini anlattı. Dayı ise Sinan’ın sözlerini kopuk kopuk anlıyordu. O hala ölmeyi düşünüyordu. Sinan’ın söylediklerini düşünebilecek durumu çoktan aşmıştı. Söylenenleri tam olarak algılayamıyordu bile.

Mazgalı açan müdür, görüşmenin sona erdiğini söyledi. Dayı’nın yanından çıktılar, Sinan G-Bloka geri döndü. Haber trafiği bir kez daha işledi ve karar netleştirildi.

Müdür tekrar geldiğinde merakla durumu sordu:

-Sonuç ne oldu?

-Eylemi burada bitiriyoruz. Elbise giymeyeceğiz. Ancak arkadaşlarıma direnişin bittiğini ben açıklamalıyım. Yoksa direnişi bırakmazlar. Bu hastanedekiler için de geçerli. Bunu bilin. dedi Sinan.

Direnişçileri çok iyi tanıyan yüzbaşı atıldı.

-Sinan gelmezse bırakmazlar komutanım.

Onları hayata döndürmek için koşarcasına adımlarla yürümeye başladı Sinan. Tek tek hücre koğuşlara girdi, parolayı söyledi. Parolayı duyanlar yaşama dönme sevincini değil; şehit düşen yoldaşlarının, Apo’ların üzüntüsünü duydular yüreklerinde.

“NEREDE ONLAR...

ONLAR NEREDE?”

Şimdi direnişçiler ve Sinan Haydarpaşa’ya gidiyorlar. Ambulans bir kez daha hareket ediyor. Açlığın 45-50’li günlerinde, ölüme gittikleri yoldan bir kez daha geçiyorlar. Şimdi yaşama gidiyor onlar; Apo’yu, Haydar’ı, Fatih’i yüreklerine gömerek, sevinçli ve buruk, aynı yoldan, onlarsız gidiyorlar. Hastane önü günlerdir aynı acıyı paylaşan, yürekleri dağlanan, direniş boyunca ölüp ölüp dirilen analarla, eşlerle, kardeşlerle dolu. Kaç gece uykusuz geçti, gözyaşları kaç kez kuruttu gözpınarlarını, kaç zaman kaldılar, kaç kez ölüp ölüp dirildiler oğullarıyla birlikte... Sinan daha fazla meraklanmamaları, üzülmemeleri için onlara “eylem bitti” diye seslendi.

Direnişçiler sedyelerle hastahaneye taşınırken, Sinan da hastahanede kalan direnişçilere parolayı söylemek için koşturuyordu. Sonunda onlara kavuştu. Yine hasretle, sevgiyle öptü, kucakladı yoldaşlarını. Her birine tek tek parolayı söyledi. Sonra Hasan ve Mürsel’in orada olmadığını farketti. Yüreği çarpmaya başladı. Hasan ve Mürsel nerede diye içinden geçirdi. Kendini tutamayıp nerede onlar diye bağırdı. Bir yüzbaşı Sinan’ın yanına geldi ve sessiz bir şekilde “Hasan iki gün önce ölmüş, ben de yeni öğrendim” dedi. Sinan beyninden vurulmuş gibi oldu. Üç yoldaşının acısını daha dindirememişken, bu dördüncüsüne, hem de böylesi bir günde isyan ediyordu. Hüzün ve sevinci, acıyı ve zaferi böylesine içiçe, aynı anda kaç kez yaşadım diye düşündü.

Bir an toparladı kendini. Duygularını yüreğine gömdü. Direnişçilere Hasan’ın şehit düştüğünü söylemedi. Onlar şimdi kendilerini toplamalı, üzülmemeli diye düşünüyordu. Sonra yoldaşlarının yanına gelip “Yoldaşlar; onurlu ve görkemli bir direniş yarattınız. Direnişimiz esas olarak hedefine vardı. Şimdi önemli olan yaşama dönmeniz. En kısa sürede sizi aramızda görmek istiyoruz. Kendinize iyi bakın” dedi ve bir kez daha kucaklaştılar.

...

İçerde huzur dolu bir sessizlik vardı. Sessizliği bozan tek şey ise serumdan akan damlaların gürültüsüydü. Sonra Mürsel’in gelip de Hasan’ın gelmemesini farkeden bir direnişçinin:

-İyi ama hepimiz buradayız. Hasan nerede? yakarışı bozdu sessizliği.

Şaban (ŞEN):

-Bilmiyorum 72. günde buradan aldılar. Bir daha getirmediler diye cevapladı onları. O an içlerinden birşeylerin koptuğunu hissettiler. Adını koymak istemiyorlardı. Subayı çağırdı bir direnişçi. Subay geldi. Hasan’ı sordular...

Koğuşu bir kez daha sessizlik kapladı. Yürekleri yanıyor, gözleri öfkeyle kinleniyordu. Şehit düştü de karanfillerle uğurlayamadık diye yandı yürekleri. Güneşi İçenlerin Türküsü’nü bu kez de biz senin için okuyamadık diye yandı. Zaferin sevinci bir kez daha acıyla yoğrulmuştu.

Evet öleceklerdi. Ölmek için düşmüştüler yollara. Ama ölümün böylesini, böylesi bir günde yüreklerine kabul ettirmiyorlardı.

Direnişçiler son nefeslerine kadar inançlarına bağlı kalarak ölümü karşıladılar.

Bugün, yarın ve gelecekte, zulme karşı atılan her sloganda, taşta, sıkılan her kurşunda; grevde, boykotta, işgalde yaşayacaklarını biliyorlardı. “Cunta 45 Milyon Halkı Teslim Alamayacak” diyen iradenin savaşçılarıydılar. Dört kurşun sıktılar zulme. Zaferi ölümleriyle kazandılar.

Şimdi onların destanı Anadolu’da türkü türkü söyleniyor. Umudu diri tutmak, son büyük zafere varmak için, analar yeni Apolar büyütüyor, çocuklarının kulaklarına onların destanını ninniliyorlardı.

Dört kızıl karanfilin açtığı yolda binler yürüyor artık. 18’inde üniversiteli bir delikanlı heyecanla DİRENİŞ ÖLÜM YAŞAM kitabının sayfalarını çeviriyor. Okurken gözyaşlarını tutamıyor. Böylesi insanlar varken, bizlere düşen, bu kavgayı onlara layık bir şekilde sürdürmek, zafere erişmektir diye geçiriyor içinden. Onların destanını okuyarak DEVRİMCİ SOL’cu, CEPHE’li oluyorlar. Kitapları elden ele, destanları dilden dile dolaşıyor... Dünden yarına bir köprü oluyor Ölüm Orucu direnişi.


DÜNDEN YARINA

Uzandığı yataktan hafifçe doğruldu. Raftan beyaz bir dosya kağıdı aldı. Uzun zamandır önderine yazmak istiyordu. Başının dönmesi ve gözlerindeki bulanıklık geçsin diye beklemişti bir süre. Ama bu rahatsızlıkların geçeceği yoktu.

Önderimize diye başladı yazısına. “Böyle bir anda mektup yazmak bir anlamda çok güç. Hele senin gibi, ölüm orucunu örgütlemiş, 74 gün yaşamış birine...” diye devam etti yazısına. En zor anlarda hep önderini düşünmüştü İlginç. Ne söylediyse doğru çıkmış, sürecin önünü açacak politikaları üretmiş, hareketi kendi elleriyle bugüne, Parti-Cepheye getirmişti. Yazmaya devam etti İlginç. Ölüm orucunun bir manifesto olduğunu, ama kendisi için bir anlamda da bunun bir görev olduğunu, bunu başarmak için Partiye, halka ve şehitlere olan güveninden ve önderinden güç aldığını yazdı.

“...bize yukarıda saydığım ya da sayamadığım değerlerin yanısıra, halk sevgisinin, düşmana olan kinin, ölümü göze alabilmenin gerçek içeriğini öğrettin, bunun gereklerini bu direnişte yerine getirebilecek nitelikleri kazandırdığın için sana teşekkür ediyoruz. Bize verdiğin bu değerlerle ölüm orucu eylemimizi zafere kadar sürdürecek ve zaferi kazanacağız... Parti-Cephemiz düşmanı bir kez daha yenilgiye uğratacak... İnanıyoruz ki Parti-Cephemiz yine senin öncülüğünde devrimi gerçekleştirerek dünya halklarına mesajlar taşıyacaktır...”

Zamanın hangi ayı, hangi yılı gösterdiği önemli değildi. Çünkü ölüm orucu savaşçısı ölüme giderken geleceğe bırakacağı mirasın farkındaydı. Geleceğe bir güven vardı direnişin mayasında. Ölümlerin boşuna olmayacağını, halkın açılan bu yoldan yürüyerek savaşı yükselteceğini biliyorlardı. Önderimiz 1984’ün Haziran’ında ölüme beş kala, geleceğe gideceğiz diyerek ifade etmişti bunu. İlginç de gücünü önderinden ve yaratılan gelenekten alıyor, benzer duyguları on iki yıl sonra önderine yazdığı mektupta, hem de bir ölüm orucu savaşçısı olarak ifade ediyordu. Çünkü o da geleceğe gideceğini biliyordu. Bayrağı nice genç yoldaşının taşıyacağına, zafere ulaştıracağına emindi. Bu güven ölümü yeniyor, zaferin kapısını aralıyor, gelecekte yaşam buluyordu. Dünden yarına yaratılan bir gelenekti bu ve İlginç bunun bir parçası olarak ölümü çoktan aşmıştı.

Şimdi tarih onların savaşını, onların ölüm karşısındaki zaferini yazmaya hazırlanıyordu...

——— Sürecek ——